Yazı Detayı
23 Haziran 2016 - Perşembe 14:25
 
RAMAZAN NEYDİ?
Pınar ALTIPARMAK
altiparmakpinar@hotmail.com
 
 

Ramazan Allaha verdiği tüm güzel nimetler adına şükretmekti, sabırdı, iyilikti, halden anlamaktı. Ramazan; yardım etmekti, birlikte hareket etmekti, bir olmaktı, bir arada olmaktı. Aileye saygı duymaktı, kardeşlerle ilgili olmaktı, vakit ayırmaktı. Sevdiklerimizle ve sevenlerimizle iki sohbetin belini kırmaktı. Şükrederek kalkılan sofranın ardından hikâyeler anlatmaktı, ucu bucağı özü iyiliğe dayanan nasihatler etmek, edilen nasihatlerden ders çıkarmaktı geleceğe dair… Ramazan Aşka, Allaha yakın olmaktı dua ile gönül ile… En hayırlısını istemekti ondan, şükretmekti bol bol her an, besmele çekmekti her daim bereket için, verilenin bereketinin daha da artması için… Velhasıl ramazan ‘SEN’di ‘BENDİ’ değil ramazan ‘BİZ’ olmaktı tüm kötülüklere inat... Maneviyatların en güzel, en yüce halidir Ramazan… Üzerine daha nicelerini yazabilir, yakıştırabiliriz ama gelin ramazanı güzel bir hikâyeyle anlatalım, bilirsiniz hikâyeler akılda kalır, akıllandırır. Hikâyeler örnek olur, alınan bu örnekler bir gün davranış olur. O yüzden gelin Ramazanla, kim olduğuyla tanışalım… Hikâye anlatsın bize aslında ramazanın mucizevi bir şifa, bir gerçek olduğunu… Bir varmış, bir yokmuş. Adı bilinmeyen uzak dağların ardında, hiç kimsenin duymadığı bir ülke varmış. Bu ülkede insanlar büyük büyük işler yaparlarmış; daha doğrusu öyle olduğunu zannederlermiş. İşleri büyük olunca, her anları çok yoğun olurmuş. Artık kimse kimseyi görmez olmuş ülkede... Sabah erkenden uyanan halk, işbaşı yapar; akşama kadar işinin başından ayrılmazmış. Dedik ya; büyük işlerin adamlarıymış onlar! O yüzden, ne doğarken, ne de batarken; onları hiç ilgilendirmezmiş güneş... Ne bahar geldiğinde kırlarda açan papatyalar, ne sonbaharda dökülen yapraklar dokunurmuş yüreklerine... Onlar papatyaların suyunu şifa diye satmayı, sonbaharda kış öncesi yakıt giderini azaltma planları yapmayı severlermiş. Kıyıda köşede kalmış hastalar, fakirler ve yaşlılar; kıyıda köşede kalırmış onlar için... "Hayat, bu işte!.." derlermiş. "Hastalanırsan devre dışı olursun. Yaşlılık pilin bitmesi, iş gücünün azalmasıdır." Fakirler içinse kimse tek lâf etmezmiş. Onlar, hiç yokmuş bu ülkenin gündeminde... Gel zaman git zaman; bir gün sokaklarda tellâllar bağırmışlar. "Duyduk duymadık demeyin! Padişahımız ağır bir hastalığa dûçâr olmuştur. Herkes, şifası için elinden geleni yapsın; duâsı makbûl olanlar el açsın, şifâdan anlayan hekimler saraya adım atsın!.." Pek duâ eden olmamış ama "Nasıl şifa oluruz?" diye düşünen hekimler, ülkenin dört bir yanından saraya akın etmişler. Bir de ne görsünler; padişah kocaman olmuş! Masal bu ya; padişah yemek yemeye çok çok düşkün bir adammış. "Ülkeyi yöneten adam öyle mi olurmuş?" demeyin, masal işte! Padişah yemek yiye yiye hasta olmuş; vücudu kocaman olmuş. Artık ne oturabiliyor, ne kalkabiliyormuş. Hiç kımıldamadan öylece yatıyormuş padişah! Sanki midesi dağ olmuş. Öyle büyümüş ki, midesi, bedeninde kalbine hiç yer kalmamış. İşe bakın siz, mide büyüyünce, kalp küçülür, katılaşırmış. Hekimler, padişaha ilaçlar yapmışlar. Az yesin diye midesini küçültmeye çalışmışlar, ama kâr etmemiş. Hele kalbi için kimse bir şey yapamamış. Belki beslenir de büyür diye, gözyaşı takviyesi yapmışlar damarlarından. Nafile, o da işe yaramamış. Padişahın yakınları ümidi kesmişler. Ama kalbi sağlam bir hekim: "Allah'tan ümit kesilmez!.." demiş. "Bu sözümü yabana atmayın! Ümit, kulların en sağlam ipidir." Onlar da, ümitlerini yeniden yeşerterek beklemeye başlamışlar. Bu güzel ve mânâ katılmış bekleyiş, ben diyeyim beş gün, siz deyin beş ay, devam etmiş. Bir gün, ülkenin sınırlarından içeriye yaşlı bir adam girmiş. Yaşlı dediysem, âsası olanlardan değil, gözü ve gönlü yaşlı olanlardan... Lâkin kimse bilmezmiş gözünden çıkan yaşları, gönlündeki sızıyı... O, dimdik, dupduru gezmeye başlamış, Allah'ın yol verdiği bu ülkede. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Geçtiği dereler - tepeler şenlenmiş. Yol boyu ağaçlar, serçeler ve karıncalar fark etmiş, bu adamda bir başkalık olduğunu... Ağır ağır yürüyormuş adam; karmakarışık bir hayata alışık ülke insanlarına inat, her âna anlam katıyormuş. Güneşe gülümsüyor, karıncalara yol veriyormuş. O yürüyor, ardından bir "huzur" rüzgârı bırakıyormuş efil efil... Böyle bir huzura alışık değilmiş insanlar. Ve onlar da durup derin derin içlerine çekmişler huzur rüzgârını. Hayat yavaşlamış ülkede. Bir adam, tek başına nasıl değiştirebilirmiş bunca şeyi, sözsüz, kelamız? Şaşırmışlar... Nihayet; yolunu kesip adını sormuşlar. Durmuş adam, tebessüm etmiş: "Ramazan..." demiş. Ramazan'ın yürüyüşü devam ediyormuş. Ünü her yere yayılmış, saraya kadar ulaşmış. Ümidi kuşanmış saray halkı, Ramazan'ı bir lütuf saymışlar ve saraya dâvet etmişler. Saraya giren Ramazan, lükse, şatafata hayret etmiş. O geldiğinden beri çoktan ülke gündemine düşmüş gerçi fakirler... Ama bu israf kanına dokunmuş; üzülmüş, kalbine yaşlar inmiş. Onu alıp götürmüşler, hasta padişahın huzuruna... Ramazan, içeri girince bir daha sızlamış kalbi, yine ıslanmış. Kocaman bir bedenle, kımıldamadan yatan padişaha yaklaşmış; eğilip kalbini dinlemiş. Ne cılızmış kalbi; ah ne zayıf! Padişahın yakınlarına dönmüş Ramazan; "Bu hastalığın hekimlik dilinde adı; şişmanlıktır. Manevi âlemde ise biz buna «ağır ruh hastalığı» diyoruz." "Peki, çare nedir?" diye sormuşlar. "Çare Allah'tır, Allah'tandır. 30 gün, 30 gece kalacağım bu ülkede... İlan edin halka; 11 ay bedenler doymuştur; bir ay ruh doyacak! Fakirler kardeş bilinecek, duâları alınacak. Ve zamanın kıymetini bilecek bütün insanlar. Seheri, sabah bilecek; «vaktin oğlu» olma yarışına girecekler!" "Vaktin oğlu mu?" demişler, şaşırmışlar. "Biz ona «ibn-ül vakt» deriz. Ancak bu hâle erişenler, aldıkları nefesi hissedebilirler, ciğerlerinin her köşesinde... Böylece, kalbin her atışı bir hayra alâmet olur." Sonra padişaha dönmüş Ramazan: "Sen de biraz iyilik yap. Hâl-hatır sor güle, böceğe! Tâ ki, kalbinin ‘tıp tıp'larını duyasın..." Bunlardan sonra, saraydan çıkmış Ramazan. Ardında, rüzgârını bekçi bırakmış. Ülkenin her şehrini, sokağını, yaylalarını, ırmaklarını, ovalarını dolaşmış. Bir ay sürmüş yolculuğu... Bir akşam ezanı vakti, terk etmiş ülkeyi. Bir dahaki seneye niyetlenmiş; yine gelmeyi, yine düzen, yine sekînet getirmeyi... Burada da masal bitmiş. "Bu masalda hiç mi kötü yok?" diye sormayın. Ramazan bir yere geldiğinde; bütün kötüler, esir edilirmiş bilinmez bir yerlerde. Gökten üç rahmet inmiş; biri padişahın cılız kalbine; biri "vaktin oğlu" olabilenlere, biri de Ramazan'ın rüzgârını yüreğinde hissedenlere... Ramazan size çok şey bilmenize gerek olmadığını Allah’ın varlığına şükretmeyi, fedakârlığı, emeği, sabrı, şükrü, iyiliği, vefanın nedenli önemli olduğunu ve bunların ne demek olduğunu bilen insanların kıymetinin bilinmesini hatırlatır... Eyy on bir ayın sultanı hoş geldin sefa ile geldin bize seni iyi şekilde ağırlamayı ve edeple uğurlamayı nasip etsin RABBİM…

Sevgili dostlarım kıymetli okuyucularım Ramazan ayınız mübarek Bayramınız şimdiden kutlu olsun. Sizi kıymetle yaratıp özenle koruyan ALLAHIMA EMANET EDİYORUM. Muhabbetle, sevgiyle ve sağlıkla kalın … Pınar ALTIPARMAK

 
Etiketler: RAMAZAN, NEYDİ?,
Yorumlar
Haber Yazılımı